Hangi yıl olduğunu hatırlamıyorum ama dayanılmaz derecede sıcak olduğunu ve dışarı çıkmanın neredeyse imkânsız olduğunu çok iyi hatırlıyorum. O zamanlar üniversitede okuyordum ve en sevdiğim profesörümün verdiği tüm dersleri tek tek almıştım. Neyse, o sıcak günlerden birinde otururken birden aklıma geldi: Bu profesör bize bir kitap tavsiye etmişti. Ben de gidip kitabı almıştım ama zaman bulamadığım için okuyamamıştım.
İlk düşüncelerimi çok iyi hatırlıyorum, çünkü bu benim için Hindistan hakkında okuduğum ilk kitaptı. Sayfalardan sanki tatlımsı bir koku geliyordu… Renkli manzaralar çok hoşuma gidiyordu ama daha en başından bu renkli rüyanın içinde büyük bir çukur olduğunu fark ediyorsunuz. Bu çukurun içindeki insanlar için sanki hayat etraflarına kocaman bir duvar örmüştü.
Bazen günlük hayatımızda fark edemediğimiz ne kadar çok mucize olduğunu düşünüyorum. Ama bazı insanların en temel şeylere bile özlem duyduğunu, hatta daha da kötüsü, dünyalarında temel özgürlükler olmadığı için önemli bir şeyin eksik olduğunu bile bilmediklerini söylesem, abartmış olmam.

Biliyor musunuz, kitabı okurken beni en çok şaşırtan şey neydi? Güneşli, renkli ve görünüşte sakin bir dünyada, güneşin kavurduğu topraklarda sıradan insanların sıradan hayatlar yaşadığı bir ortamda, sanki önemsizmiş gibi, sanki hiçbir şey olmamış gibi, yazarın bu kadar büyüleyici bir dille böylesine büyük bir kâbusu anlatabilmesiydi. Yaz bitip üniversiteye döndüğümde hocama gidip şaşkınlığımı dile getirdiğimi hatırlıyorum.
Bu roman, kast sisteminden toplumsal tabulara kadar birçok konuya değiniyor. Ancak benim için asıl değeri insani yönünde yatıyor. Yazar, küçük ayrıntılarla bir insanın gerçek özünü gösteriyor ve bir insanın her zaman, her durumda başka bir insanı sevebileceğini, o kişinin gerçekte kim olduğunun ise hiç önemli olmadığını anlatıyor.
Bana sorarsanız, “Küçük Şeylerin Tanrısı” sadece başlığıyla bile Booker Ödülü’nü hak ederdi. Kitap bize tüm hikâyeyi çocukların gözünden gösteriyor ve biz de onlar gibi küçük şeyleri, sanki özel bir şey değilmiş gibi gözlemliyoruz. Ama aslında bunlar hayatımızı sonsuza dek değiştiren şeylerdir.
Aslında tesadüfler ve küçük detaylar hayatımızdaki pek çok şeyi belirler. Küçük detaylar bizi mutlu eder, küçük detaylar bizi travmatize eder. Hayat dediğimiz şey çoğu zaman fark edilmeyen detaylardan oluşur.
Roman boyunca çocuksu bir hassasiyet hissedilir, ama aynı zamanda anlatımda hafiflik de vardır. Çocuklar her şeyi görür, hisseder ve deneyimler; ama bazen yetişkinlerden daha güçlü olabilirler. Onların en önemli özelliği ise şudur: Bir şey kaybettiklerinde bile mutlu olabilmeleri.Bir insanda başka bir insanı tanıyabilirler. Belki de bu yüzden Küçük Şeylerin gerçek Tanrıları olarak kabul edilirler.
Ammu , incecik , belli belirsiz bir kıskançlığın düşüncelerini gölgelediğini sezer gibi oldu . Kimi kıskandığını düşünmek istemedi . Adamı mı , yoksa kendi çocuğunu mu . Yoksa yalnızca onların , birbirine geçirilen küçük parmaklardan ve apansız gülümsemelerden oluşan dünyasını mı
sayfa:213
Rahel çevresine bakındı , bir oyunun içinde olduğunu gördü . Ama kendi rolü küçüktü . Yalnızca dekordu o . Bir çiçek belki . Ya da bir ağaç . Kalabalığın içindeki yüzlerden biri . Kasabadan birisayfa 210
Chacko ? İnsanlar kendi çocuklarını dünyada her şeyden çok sevmek zorunda mıdırlar ?
“Böyle bir kural yok . ” dedi Chacko . ” Ama genelde böyledir . “sayfa 158
Gölgede Okuyan’ın not defterinden

Sen ne dersin?